George Saunders, çağdaş Amerikan edebiyatının en özgün ve en cesur seslerinden biridir. Kısa öyküleriyle tanınır ve bu formu adeta yeniden icat etmiştir. Onun dünyasında absürd ile duygusal olan, komik ile trajik olan, korkunç ile dokunaklı olan iç içe geçer. Saunders, kapitalizmin, tüketim kültürünün ve teknolojik çağın yarattığı saçmalıkları keskin bir hicivle anlatırken, aynı anda karakterlerinin kırılgan insanlığını, sevgiye ve empatiye duyduğu özlemi de derinlemesine hissettirir. Absürd, onda bir amaç değil; gerçeği daha çıplak göstermek için kullandığı bir aynadır.
Saunders’ın öyküleri genellikle distopik bir Amerika’da geçer. İnsanlar, mutluluğu satın alınabilir bir ürün gibi görür; yoksullar “eğlence parkı”nda köle gibi çalışır; zenginler bahçelerine canlı “süs kızları” asar. Pastoralia ve CivilWarLand in Bad Decline kitaplarındaki bu tuhaf dünyalar, ilk bakışta gülünç gelir. Ama Saunders, bu absürtlüğü asla boş bir oyun için kullanmaz. Absürd, sistemin mantıksızlığını, insanın yabancılaşmasını ve ruhsal çöküşünü görünür kılmanın en etkili yoludur.
Örneğin “The Semplica Girl Diaries” öyküsünde, sıradan bir baba, bahçesine canlı insan kızları asarak “başarı” simgesi yaratır. Bu grotesk görüntü, Amerikan rüyasının, tüketim çılgınlığının ve sınıf farkının en sert eleştirisidir. Saunders, gülmemizi sağlar ama aynı anda midemizi bulandırır.
Saunders’ın asıl ustalığı, absürdün arkasındaki duygusal katmandadır. Karakterleri ne kadar saçma durumlara düşerse düşsün, içlerinde çok insanî bir öz kalır: korku, utanç, pişmanlık, sevgi arzusu.

“Tenth of December” öyküsü bunun en güzel örneğidir. Bir hasta adamla bir çocuk, karlı ormanda tesadüfen karşılaşır. Öykü, intihar, hastalık ve fedakârlık gibi ağır konuları işlerken, sonunda beklenmedik bir insanlık zaferiyle biter. Saunders burada absürdü bir kenara bırakıp, doğrudan kalbe seslenir.
“Victory Lap” ve “Home” gibi öykülerinde ise savaşın, travmanın ve dönüşün zorluğunu anlatır. Askerler eve döner ama “ev” artık aynı ev değildir. Saunders, bu karakterlere hem acımasızca hem de şefkatle yaklaşır. Onları yargılamaz; anlamaya çalışır.
Saunders’ın dili, konuşma diline çok yakındır. Cümleleri kısa, ritmik ve ironiktir. Bazen bir paragrafta hem güldürür hem ağlatır. Absürdle empatiyi aynı potada eritme yeteneği, onu Dave Eggers, Zadie Smith ve Etgar Keret gibi yazarlardan ayırır. 2017’de Lincoln in the Bardo romanıyla Booker Ödülü’nü kazandığında, kısa öykücülüğün gücü bir kez daha kanıtlanmış oldu.
George Saunders, edebiyata şunu hatırlatmıştır: En absürd dünyada bile insan, hâlâ insan kalabilir. En karanlık hicvin içinde bile empati ve merhamet ışığı bulunabilir.
Onun öyküleri, çağımızın en büyük yalanlarını (sonsuz mutluluk, başarı, tüketim) teşhir ederken, aynı anda en büyük ihtiyacımızı (anlaşılmak, sevmek, bağ kurmak) haykırır. Absürd ve duygusal olanın bu kadar mükemmel birleştiği başka bir yazar bulmak zordur.
Saunders’ı okuduktan sonra dünya size hem daha saçma hem de daha değerli görünür. Çünkü o, absürdün içinden insanlığı çıkarmayı bilir. Ve bu, günümüz edebiyatının en nadir yeteneklerinden biridir.

O. Henry’nin “Son Yaprak”ı ve İnsanlık Üzerine
3
Sesli Kitapların Popülerleşmesi ve Edebiyatın Yeni Bir Biçimi
36 kez okundu
4
Victor Hugo’nun Edebi Rekoru: “Sefiller”de 823 Kelimelik Tek Bir Cümle
34 kez okundu