Jean-Paul Sartre (1905-1980), 20. yüzyılın en etkili filozoflarından ve yazarlarından biridir. Varoluşçuluğun en önemli temsilcisi olarak, “Varoluş özden önce gelir” ilkesiyle felsefeyi edebiyatla iç içe geçirmiştir. Sartre’a göre insan, doğuştan herhangi bir özle (tanrı, kader, doğa) belirlenmemiştir; var olur ve sonra kendi eylemleriyle kendini yaratır. Bu özgürlük aynı zamanda ağır bir sorumluluktur. Sartre, bu felsefeyi romanlarında somut karakterler ve durumlar üzerinden anlatmış, edebiyatı felsefi bir araç hâline getirmiştir.
Sartre’ın romanlarında öne çıkan unsurlar şunlardır:
1. Bulantı (La Nausée, 1938) Sartre’ın ilk ve en ikonik romanıdır. Anlatıcı Antoine Roquentin, bir taşra kasabasında tarih araştırması yaparken varoluşun absürtlüğünü keşfeder. Bir kestane ağacının kökü karşısında yaşadığı “bulantı” krizi, romanın doruk noktasıdır. Roquentin, nesnelerin anlamsız varlığını fark eder ve bu farkındalık hem özgürleştirici hem de ürkütücüdür. Bulantı, varoluşçu edebiyatın manifestosu kabul edilir.
2. Özgürlük Yolları (Les Chemins de la Liberté, 1945-1949) Üç ciltlik (dördüncü cilt yarım kalmıştır) bu seri, II. Dünya Savaşı arifesinde Fransa’da geçer. Farklı karakterler üzerinden bireysel özgürlük ile toplumsal sorumluluk arasındaki gerilimi inceler. Savaş, Sartre için varoluşçu felsefenin laboratuvarıdır: İnsan, tarih tarafından belirlenmez ama tarihin içinde özgürce seçim yapmalıdır.

3. Duvar (Le Mur, 1939) Kısa öykülerden oluşan bu kitap, İspanya İç Savaşı’nda geçen “Duvar” öyküsüyle ünlüdür. Ölüm karşısında insanın yaşadığı psikolojik çöküş ve absürd, öykünün merkezindedir.
Sartre, felsefi kavramları kuru bir dille değil, son derece akıcı ve somut bir anlatımla verir. Karakterleri genellikle entelektüel, orta-sınıf ve bunalımlı kişilerdir. Onlar sürekli seçim yapmak zorunda kalır ve bu seçimlerin ağırlığı altında ezilir. Sartre, “durum felsefesi”ni romanlarına yansıtarak, insanın özgürlüğünü somut tarihsel koşullar içinde gösterir.
Sartre’ın düşüncesi, 1950’lerden itibaren Türk aydınlarını derinden etkilemiştir:
Türk edebiyatında “bunalım edebiyatı” denince akla ilk gelen etki, Sartre’ın varoluşçuluğudur.
Sartre, 1964’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddederek tutarlı bir duruş sergilemiştir. Romanları, varoluşçu felsefeyi kitlelere ulaştırmış ve Camus ile birlikte modern edebiyatın temel taşlarını döşemiştir. Bugün bile Bulantı, varoluşsal kriz yaşayan herkesin eline aldığı bir kitaptır.
Sonuç olarak, Jean-Paul Sartre varoluşçu romanlarıyla insana şunu hatırlatmıştır: Özgürsün, bu yüzden sorumlusun.
Hayat anlamsız olabilir ama bu anlamsızlığa karşı isyan etmek ve seçimlerini sahiplenmek insanın en büyük onurudur. Sartre’ın romanları, bu onuru yaşayan, acı çeken ve direnen karakterlerle doludur. Okuduktan sonra dünya size daha ağır, ama aynı zamanda daha özgür görünür.

Nietzsche ve Edebi Metinlerde Üstinsan Kavramı
3
Victor Hugo’nun Edebi Rekoru: “Sefiller”de 823 Kelimelik Tek Bir Cümle
26 kez okundu
4
Virginia Woolf Ayakta Yazdı: Edebiyat Tarihinin En İlginç Yazma Alışkanlıklarından Biri
21 kez okundu
5
Sesli Kitapların Popülerleşmesi ve Edebiyatın Yeni Bir Biçimi
21 kez okundu