Edip Cansever, Türk şiirinin İkinci Yeni akımının en özgün ve en güçlü seslerinden biridir. 1928-1986 arasında yaşayan şair, özellikle 1950’lerden itibaren şiirimizde “düşsel gerçeklik” anlayışını en ileri noktaya taşımıştır. Onun şiiri, günlük hayatın nesnelerini, sıradan anları ve iç dünyayı alışılmadık bir düşsellikle birleştirir. Cansever, gerçekle düş arasında gidip gelen, mantığın sınırlarını zorlayan, bazen ironik, bazen hüzünlü bir şiir evreni kurmuştur.
Cansever’in şiirlerinde en dikkat çeken özellik, nesnelerin canlanması ve gerçekliğin şiirsel deformasyonudur. Bir sandalye, bir masa, bir oda, bir pencere onun elinde sıradan bir eşya olmaktan çıkar; ruhu olan, konuşan, acı çeken veya yabancılaşan varlıklar hâline gelir.
Örneğin Yerçekimli Karanfil’deki şiirlerde nesneler adeta bağımsız bir hayata kavuşur. Şair, gündelik bir mekânı (otel odası, kahve, ev) düşsel bir tiyatroya dönüştürür. Bu tiyatroda zaman da lineer değildir; geçmiş, şimdi ve gelecek iç içe akar. Cansever, gerçekliği olduğu gibi yansıtmak yerine, onu kırar, büker ve yeniden kurar. Bu yüzden şiirleri “gerçeküstü” olmaktan çok, “düşsel gerçekçi”dir.
Cansever’in düşsel dünyasının temelinde yalnızlık ve yabancılaşma yatar. Modern insanın kalabalıklar içindeki yalnızlığı, nesnelerle kurduğu tuhaf ilişki ve kimlik bunalımı onun en sık işlediği konulardır. Tragedyalar ve Çağrılmayan Yakup gibi kitaplarında bu tema doruğa ulaşır. Şair, insanı hem kendi bedenine hem de topluma yabancılaşmış bir varlık olarak resmeder.

Aşk ve erotizm de onun şiirlerinde önemli bir yer tutar. Ancak bu aşk, romantik bir ideal değil; bedensel, kırılgan ve çoğu zaman ironik bir duygudur. Kadın figürü, hem arzu nesnesi hem de bir varoluş sorunsalı olarak görünür.
Cansever’in dili de düşsel dünyasıyla uyumludur. Sadelik içinde derinlik taşır. Cümleleri uzun ve kıvrımlı değildir; genellikle kısa, vurucu ve imgelerle yüklüdür. Alışılmadık benzetmeler, tekrarlar ve ironik ton, şiirlerine kendine has bir ritim verir. Okur, şiirlerini okurken hem bir rüyada geziyormuş hem de gerçek hayatın en çıplak yüzüyle karşılaşmış gibi hisseder.
Edip Cansever, Türk şiirinde “anlam” kadar “imgenin özgürlüğü”nü de savunan önemli bir şairdir. Onun açtığı yolda Cemal Süreya, Ece Ayhan ve İlhan Berk gibi şairler de yürümüştür. Cansever, şiiri toplumsal mesaj aracı olmaktan çıkarıp, bireyin iç dünyasının özgür bir oyun alanına dönüştürmüştür.
Bugün bile okunduğunda taze kalan şiirleri, modern insanın ruhsal durumunu en iyi yansıtan metinler arasındadır. Çünkü o, düşsel bir dünya kurarken aslında gerçeğin en derin katmanlarına dokunmayı başarmıştır.
Edip Cansever’in düşsel şiir dünyası, bir rüya gibi başlar ama uyanınca da içimizde yankılanmaya devam eder. O, şiirimizde “gündelik olanın şiirselliğini” keşfeden ve bunu en yüksek sanatsal düzeye çıkaran şairlerden biridir.
Onun dizeleri hâlâ fısıldıyor: Gerçek ile düş arasındaki o ince çizgide, insan her zaman biraz kayıptır. Ve şiir, işte tam da o kayıplığı anlatır.

William Blake’in “Cennet ve Cehennem” Şiirleri
3
Sesli Kitapların Popülerleşmesi ve Edebiyatın Yeni Bir Biçimi
35 kez okundu
4
Victor Hugo’nun Edebi Rekoru: “Sefiller”de 823 Kelimelik Tek Bir Cümle
33 kez okundu