a

Albert Camus ve Absürdün Felsefesi

ad826x90
ad826x90
ad826x90

Albert Camus, 20. yüzyılın en aydınlık ve en karanlık yüzlerinden biridir. 1913’te Cezayir’de doğan, 1960’ta henüz 46 yaşındayken bir trafik kazasında kaybettiğimiz bu yazar-felsefeci, “absürd” kavramını edebiyatın ve felsefenin merkezine yerleştirdi. Ona göre absürd, insanın anlam arayışı ile evrenin sessizliği arasındaki uçurumdur. Camus, bu uçurumu ne inkâr etti ne de ondan kaçtı; tam tersine, onunla yüzleşerek onurlu bir yaşamın mümkün olduğunu savundu.

ad826x90

Camus’nün en ikonik eseri Yabancı (1942), absürd edebiyatın manifestosudur. Roman, Meursault adlı bir adamın hikâyesidir. Annesinin cenazesinde ağlamaz, bir ilişki yaşar, bir Arap’ı öldürür ve yargılanırken de duygusal bir savunma yapmaz. Mahkeme onu “topluma uymadığı” için mahkûm eder. Camus burada modern toplumun en büyük yalanını teşhir eder: “Duygusal olma zorunluluğu.” Meursault, absürd kahramanın prototipidir; anlam aramaz, var olduğu gibi kabul eder.

Veba (1947) ise absürdün toplumsal yüzünü gösterir. Cezayir’in Oran şehrinde çıkan veba salgını, Nazi işgali ve totaliter rejimlerin alegorisidir. Doktor Rieux ve arkadaşları, umutsuz bir mücadeleye girer. Camus burada “isyan” kavramını geliştirir: Absürd karşısında sessiz kalmak yerine, dayanışma içinde direnmek. Veba biter ama bir daha gelebilir. İyilik, sürekli bir çabadır; zafer kalıcı değildir.

Absürd ve Mutluluk

Camus’nün felsefesinin en çarpıcı yanı, absürdden umutsuzluk değil, mutluluk çıkarmasıdır. Sisifos Söyleni’nde (1942) mitolojik kahraman Sisifos’u ele alır: Tanrılar tarafından sonsuza dek bir kayayı tepeye yuvarlamakla cezalandırılmıştır. Kaya her seferinde aşağı yuvarlanır. Camus, “Sisifos’u mutlu hayal etmeliyiz” der. Çünkü mücadele eden, kayayı iten insan, kaderine egemendir. Mutluluk, absürdü kabul etmekte ve ona rağmen yaşamayı seçmekte gizlidir.

ad826x90

Camus, Sartre’dan farklı olarak varoluşçuluğu “absürd” üzerinden kurdu. Sartre için “özgürlük” ağır bir sorumlulukken, Camus için özgürlük, absürdü kucaklamak ve başkaldırmaktır. Bu fark, onun edebiyatını daha insani ve daha umutlu kılar.

ad826x90

Nobel Edebiyat Ödülü’nü 1957’de aldığında, “Yazmak, yalnız kalmamak için bir yol” demişti. Eserleri, savaşın, sömürgeciliğin ve totaliterliğin yarattığı yaraları sarmaya çalışır. Cezayir kökenli olması, onun hem Doğu hem Batı arasında köprü kurmasını sağlar. Politik duruşu nedeniyle dostlarını kaybetse de, “doğru tarafta” durmaktan vazgeçmedi.

Camus’yü okuduğunuzda içinizde hem bir boşluk hem de bir kararlılık hissedersiniz. Absürd evrende anlam aramak boşuna olabilir, ama bu arayışın kendisi anlamlıdır. Yabancı’nın son cümlesi gibi: “Yıldızlı gökyüzünün altında, mutluluğa açıldığını hissediyorum.”

Albert Camus, absürdü edebiyata dönüştürerek insanlığa bir ayna tuttu. O aynada gördüğümüz çaresizlik değil, direnme iradesidir. Ve bu irade, hâlâ her okunuşta yeniden doğar. Camus’nün kalemi, karanlıkta bile yanmaya devam eden bir meşaledir.

ad826x90
ad826x90
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Pablo Neruda’nın Aşk ve Doğa Şiirleri

HIZLI YORUM YAP