Edip Cansever, Türk şiirinin en özgün ve en “kendi” seslerinden biridir. İkinci Yeni’nin önde gelen şairlerinden olan Cansever, gerçekliği olduğu gibi yansıtmak yerine, onu düşsel bir süzgeçten geçirerek bambaşka bir boyuta taşır. Onun şiirini okuduğunuzda, sanki uyanıkken rüya görüyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Nesneler konuşur, zaman bükülür, gündelik hayat birdenbire derin bir anlam kazanır.
Cansever’in şiir dünyasının en belirgin özelliği düşselliktir. O, gerçekle hayali, somutla soyutu ustalıkla iç içe geçirir. “Masa” şiirinde bir masayı anlatırken aslında yalnızlığı, iletişimsizliği ve modern insanın içine hapsolduğu boşluğu anlatır. Masa, sadece bir eşya değildir; bir varoluş durumudur. “Bir masa düşünün / dört ayağı da havada” dizesi, şiir tarihimizin en çarpıcı imgelerinden biridir. Bu dize, hem absürd hem de derin bir hüznü aynı anda taşır.
Şiirlerinde sıkça kullandığı imge zenginliği, onun en büyük imzasıdır. Cansever, kelimeleri adeta bir ressam gibi kullanır. Renkler, kokular, dokular ve sesler şiirinin dokusunu oluşturur. Ancak bu imgeler asla süs için değildir. Her imge, bir duygunun, bir yabancılaşmanın veya bir varoluş sancısının taşıyıcısıdır. Özellikle kent yaşamı, yalnızlık ve iletişim kopukluğu onun sürekli döndüğü temalardır. Modern insanın kalabalık içinde nasıl yalnızlaştığını, nesnelerin bile insanın duygularını yansıttığını gösterir.
“İlkyaz Şikayetleri”, “Petrol”, “Tragedyalar” ve “Yeniden” gibi kitaplarında, şiirini sürekli yeniler. Tragedyalar serisinde tiyatro formunu şiire uyarlayarak, modern insanın iç dramını sahneye koyar. Kişiler konuşur, ama aslında kendi kendileriyle konuşurlar. Bu, hem teknik bir yenilik hem de derin bir insanlık eleştirisidir.

Cansever’in dili, İkinci Yeni’nin en rafine örneklerini sunar. Kelimeleri kırar, büker, yeni anlamlar yükler. Şiirleri hem anlaşılır hem de gizemlidir. Okur, ilk okumada tadını alır, ikinci okumada ise daha derin katmanlarını keşfeder. Bu katmanlı yapı, onun şiirlerini zamana karşı dirençli kılar.
Edip Cansever, şiirlerinde “insan”ı merkeze alır ama bu insanı idealize etmez. Aksine, onun zayıflıklarını, çelişkilerini, yalnızlığını ve küçük mutluluk arayışlarını gösterir. Ona göre şiir, gerçeği değiştirmek için değil, gerçeği daha derin hissetmek içindir. Bu yüzden şiirleri hem acıtır hem de tuhaf bir teselli verir.
Bugün bile Cansever okumak, modern hayatın içinde kaybolmuş her insanın kendi iç dünyasına bir yolculuk yapması gibidir. O, “şairane” olmayan bir gerçekliği şairane bir dille anlatmayı başarmıştır. Şiirleri, ne tamamen karanlık ne de tamamen aydınlıktır; tam da hayat gibi gri bir bölgede durur.
Edip Cansever, Türk şiirine düşsel bir derinlik, imgesel bir zenginlik ve sorgulayıcı bir bakış kattı. Onun dizelerinde hâlâ bir masa havada durur, bir bardak su konuşur ve bir insan kendi yalnızlığına şaşırır.
Ve biz, onun şiirlerini okudukça anlarız ki: Gerçek şiir, dünyayı değiştirmese bile, dünyayı görme biçimimizi değiştirir. Cansever de tam olarak bunu yapmıştır.

William Blake’in “Cennet ve Cehennem” Şiirleri
3
Victor Hugo’nun Edebi Rekoru: “Sefiller”de 823 Kelimelik Tek Bir Cümle
26 kez okundu
4
Virginia Woolf Ayakta Yazdı: Edebiyat Tarihinin En İlginç Yazma Alışkanlıklarından Biri
21 kez okundu
5
Sesli Kitapların Popülerleşmesi ve Edebiyatın Yeni Bir Biçimi
21 kez okundu